Cumartesi, Aralık 31, 2005
aşka ve terke dair...
Bu yazıyı okurken ben yazmışım gibi geldi sanki, o kadar ben kokuyordu, "biz" değil... sızladı içim, geçti ama sonra, geçecek, geçmeliydi.

can dündar 'ın kalemine sağlık...


aşka ve terke dair...

Öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilirsiniz.

Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında...

En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır;

İç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.

Göz yaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.

Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak...

Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur.

Gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını...

Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya...

Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:

"Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa..."

Başkalarını örnek göstermeye, "Bak onlar nasıl yaşıyor" demeye başlarsınız.

Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.

Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz.

"Eskiden böyle miydi ya..." diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı;

Açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından...

Böyle süremeyeceğini bilirsiniz.Değişsin istersiniz.

O, sevgisizliğinize yorar bunu... İhanete sayar.

Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.

"Ya sev böyle ya da terket" diye gürler...

Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ısıtan o rüya bir kabusa dönüşür birden...

Kapatır gönlünün kapılarını, yasaklar kendini size...Hoyrattır, bakmaz yüzünüze...

Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder.

Mühürler dudaklarınızı, yırtar atar yazdıklarınızı, siler sizi defterden...

"İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için..." dersiniz, dinletemezsiniz.

Ayrılırsanız yaşamayacağınız bilirsiniz, ama böyle de sevemezsiniz

İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz...

"Madem öyle..." nin çağı başlar ondan sonra...

Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir,

Madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde "günah sizden gitmiştir".

Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.

Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece....

Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre...

Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni...

Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur.

Delikanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye

Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla

"Bana ne.kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsınız bir süre

Ama sonra ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp gelen bir koku, hatırlatır onu yeniden

Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız.

Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi...

Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye...

Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bağırmak geçer içinizden...

Dönemezsiniz...

Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.

Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz...

Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda" kuşkusu...

Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz.

Sürünür gidersiniz...


Can DÜNDAR
Aşka ve Terke Dair

 
posted by bokumda boncuk var at 10:40 ÖS | Permalink | 0 comments
Perşembe, Aralık 29, 2005
calculussss
 
posted by bokumda boncuk var at 4:11 ÖS | Permalink | 0 comments
Salı, Aralık 27, 2005
hocam süreniz dolsun!
Bilgisayar Lablarında serbest kullanım süresi vardır, süre bittiğinde labda sırada bekleyen varsa o geçer yerinize. "hocam süreniz doldu"dur anahtar cümle. herkes aynı tonda aynı cümleyi kurar: "hocam süreniz dolmuş" . cevap "1 saniye" dir ya, ya da "hocam benimki ödev olacaktı", bir de susup bir bakış atıp gidenler vardır, iletişimsizler.

O lablarda sıra beklerken insanları uzaktan izlerim.
Kim nereye girer, ne yapar diye. Akşam saat 8den, gece yarısına kadar 20 makineden, 15inde MSN açıktır bir kere, ve interneti başka hiç bir amaçla kullanmazlar bunların birçoğu. süreleri dolar , yanlarına gidersin, "benimki ödev olacaktı" der. "E evladım o myanıp sönen msn ne peki? Titreşim gönderdi bak şimdi de, neyse ben tutmiyim, sen konuş kızla"

Birileri itiraf.com 'cudur. Okur dakikalarca.

Birileri bahiscidir. O site taktik veriyomuş, hooop oraya, bu sitede oyuncular hakkında bilgi, hoop buraya.

Maalesef ve maalesef internet çok sığ ve tekdüze kullanılır lablarda.

Boş insanları gördükçe çıldırasım gelir. Çıldıramam.


Kapat yavrucum o msn'ini ve kalk o bilgisayardan şimdi, hadi...
Süren dolmuş.
Dolsun ya da artık. aaaa
 
posted by bokumda boncuk var at 1:24 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Pazartesi, Aralık 26, 2005
madem yüzme bilmezsin neden çıktın ağaca?
yaptığınız hatalardan pişman olup defalarca aynı hatayı tekrarladığınız oldu mu?

A ve B şeklinde iki farklı yol var ve bu iki yolda karşınıza sorunlar çıkma olasılığı eşitse siz rastgele A ya da B 'den birini seçersiniz, fakat seçtiğiniz yolda olası bütün sorunlar karşınıza çıkarken, diğer yol çok rahat ve sorunsuz işler.

İstasyonda tren beklerken, en son gelenler en önce biner, siz nasılsa ben ilk geldim, otururum diye ağır hareket edersiniz, en sona kalırsınız, ayakta gitmeye mecbursunuzdur, oturabilmek bir dahaki treni bekleyeyim dersiniz, sonra da bir sonraki trenin gecikebileceğini düşünüp ayakta binersiniz trene. Yol boyunca yorulur, ayakta durduğunuz iki ayak genişliği yerde sürekli birileri tarafından dürtülürsünüz. Sonra tren bir yerde arızalanır, beklersiniz, geç kalırsınız.
Sonraki tren yanınızdan geçer.
 
posted by bokumda boncuk var at 3:41 ÖS | Permalink | 0 comments
Pazar, Aralık 25, 2005
sevgiliyle susuşmak...
sevgiliyle susuşmak...

konuşmak yok, ses çıkarmak yok, "çıt" yok... "1-2-3-tıp" var...

aylardır birliktesinizdir. belki önceden de aylardır tanışıyorsunuzdur. bir "merhaba" ile başlayan sohbetleriniz hiç bitmesin istemezsiniz saatler bitse de.
bir gün "seni seviyorum" dersiniz. "ben de " der. sarılırsınız. "hırsından çatlasın düşmanlar benim de artık bir sevgilim var... " ı çalarsınız ıslıkla. çok ama çok mutlusunuzdur. birlikte sohbet etmekten keyif aldığınız insandır o, sizi anlıyordur, onu anladığınızı düşünürsünüz. saatlerce süren sohbetlerin insanı yanınızdadır artık hep.
bazen geceler boyunca konuşursunuz. "ben eskiden..." le başlayan anılara karışır "10 yıl sonra ben... " hayalleri. saçmalarsınız bazen, saçmalamasını bile seversiniz. gün ışığı "artık uyuyun" dese de inanmazsınız ona, sonra uyuyakalırsınız belki. sonra kaldığınız yerden devam. sevgiliniz sırdaşınız olur bazen. size asılan kızı bile anlatırsınız ona, ona neyse... o da ilk aşkından bahseder, dinlersiniz ve seversiniz dürüstlüğünü.

günleriniz geçer el ele, dudak dudağa. "tükenecekse erkenden tükensin bilelim" dersiniz. tükenmeyecekmiş gibi gelir. tükenmez de belki, bilmiyorum.

sonra bir gün ele ele yürürken dakikalardır onunla konuşmadığınızı farkedersiniz. söylediklerini bile duymazsınız bazen. alışmışsınızdır ona, onun sesine, cümlelerine. ne söyleyeceğini bile tahmin edersiniz artık. o'dur bir yanınız. kavgalarınız başlar. küçüktür önce. sonra inat sürer, kavga büyür. sevgi azalmaz ama kolay kolay. seviyorsunuzdur hala, seviyordur hala. bir küser, bir barışırsınız. sarılırsınız tekrar...

sonra bir an gelir, dakikalardır susuştuğunuzu farkedersiniz. eli elinizdedir yine. konuşmaz. konuşmazsınız. "bugün..." diye başlayacakken, bugün bütün gün onunla birlikte olduğunuzu hatırlayıp susarsınız. yaşadıklarınızın hepsini o da yaşamıştır. onun bilmediği bir şey gelir aklınıza, sonra da bu güzel sessizliği o şeyle bozmak istemezsiniz.

onunla konuşmayı seviyorsunuzdur. belki, konuşuyorsunuzdur da çokca. ama susarsınız, sadece nefesini duymak için bile susarsınız. susar.

geç farkedersiniz. onunla susuşmak da güzeldir. o sevgilidir...
 
posted by bokumda boncuk var at 4:35 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Pazartesi, Aralık 19, 2005
Son durak
"Son durak birader" sesiyle irkildi. Gözlerini araladı. İneceği yeri çoktan geçmişti. Dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. "Sağolasın kaptan" dedi şoföre, çantasını aldı, son bir kez arkasına, bir şey düşürüp düşürmediğine baktı. İndi. Ne zaman uyuduğunu hatırlamaya çalıştı. Kafasını dolmuşun camına emanet etmiş, kafasındaki düşüncelerle boğuşuyor, bir yandan da kitap okuyordu. Sonra camdaki kırmızı yansımayı hatırladı, minibüsün saati cama yansıyordu ya hani, gece yarısını geçiyordu en son hatırladığında. Kim bilir şimdi kaçtı saat, umrunda değildi. Soğuktu. Üşüyordu. Tek istediği evine gidebilmek ve ısınmaktı şimdi. O saatten sonra dolmuş ya geçer ya geçmezdi. Yürümeye başladı. Suratına vuran, ağzına burnuna dolan kar taneciklerine inat yürümeye başladı. Düşünüyordu. O'nunla beraber kayboldukları o soğuk, o karlı geceyi, o sokakları, ama en çok o'nu düşünüyordu.

Duyduğu çığlıkla irkildi. Uzaktan gelmemişti ses. Biri vardı sokakta, ama yağıştan seçemiyordu nerede olduğunu. "Bana ne? Yardım edecek halim yok hiç" dedi. Evine doğru yürümeye devam etti. Tekrar bir çığlık duydu. Durdu. "Kim var orda?" diye bağırdı, biraz korkarak. "Benim, buradayım, çöpün yanında" dedi kız sesi. Korktu ama gitti erkekliğe bok sürdürmemek için. İlginç bir yüzü vardı oradakinin. Battaniye gibi kalın bir şeye sarınmıştı. Belli, üşüyordu. "Kimsin sen?" diye sordu kız, asıl benim sormam gerekiyor dedi adam.
İsimlerini söylediler birbirlerine, birlikte yürüdüler bir süre.
Kız evine giderken ayağı burkulmuş, düşmüş, kırıldı sanmış. Adama tutunarak yürüyebiliyordu şimdi. Adam "evin nerde?" diye sordu. Yolunu değiştirdi, onu bıraktı önce. Soğuktu. Teşekkür etti kız. Evine gitti adamımız.
Aklında "o" vardı hâla, hayır ayağı burkulan kız değil. O birlikte üşüdükleri ve birbirlerini ısıttıkları o gece geldi aklına sonra. O gece ne kadar da masum, ne kadar da severek bakıyordu gözleri, hatırladı. "Neyin hayalini kuruyorum ki şimdi?" dedi kendi kendine, "olan oldu, biten bitti."
Bitmemişti aslında. Bitmezdi.
Televizyonu açtı, aynı salak magazin programlarından birine takıldı. Kim kiminle sevişmiş, öğrendi, merak etti, "acaba bu gece kimin koynundadır ki "o"?" dedi. saçmaladığını farketti. Televizyonu kapattı. Işıklar açıktı. Uyumaya çalıştı. O gittiğinden beri ışıkları açık bırakarak uyuyordu. Korktuğundan değil, "o" gelirse uyandırmaktan korkmasın beni diye açık bırakıyordu. İlginçti.

Sabah...
bembeyaz bir şehirde uyanılan yeni bir sabah...
bembeyaz gök yüzünde kaybolan umutlar...
hiç görülmemiş birine duyulan heyecan...

hazırlandı, çıktı...
 
posted by bokumda boncuk var at 6:59 ÖS | Permalink | 0 comments
Pazar, Aralık 18, 2005
Kork-maaaaaaa Gecesi

bir korku gecesinin ertesi günü :

Kısık ses, bol bol su tüketme isteği, birkaç saat önce lanet edilmesine rağmen, bir dahaki dönem tekrar gidelim demek...

Sonra arkadan birilerinin gaipten duyulan sesleri,
"gitmeeeeee, gitmeeeeeeeeeeee !"

bana ne , gidicem işte : )


 
posted by bokumda boncuk var at 4:43 ÖS | Permalink | 0 comments
Cuma, Aralık 16, 2005
BENİ SEVENLER, GİDİYORUM...



Sonra farkettim ki
Su akıyor rüzgar esiyor
Yağmur yağıyor.

Herşey yine ve aynı şekilde oluyor.
Öyle bir yere geldim ki sıcak ve soğuk aşk ve nefret,
savaş ve barış, üşümek ve sonrası mahkeme.

Gitsem ayrılık oluyor.
Kalsam çöl
gidersen bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler
ama anladım ki özlemden de hiç kimse ölmüyor
ama ben ölüyorum.

Nefes alıyorum önemsiyorum ve gitmek istiyorum .
Anladım ki hasret yeni bir aşka kadar sürüyor
sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın
su akıyor ve ben gidiyorum.
bir nehir ki ömrüm yüreğim baş eğmez bir haylaz
buzun ateşe değdiği zaman
terin toprağa gülün yaprağa
ışığın suya değdiği zaman
dudaklarım, gözlerinde
aşkı içeceğiz

bir mavzer buğusunda loy
gözlerim kıyısında
hazar'ın kıyısında
soğan kırıp zafere
aşkı içeceğiz hoy lele
Tuncay Akdogan




 
posted by bokumda boncuk var at 12:23 ÖÖ | Permalink | 1 comments
Perşembe, Aralık 15, 2005
Toplan! Gidiyoruz! Ece Temelkuran
Toplan! Gidiyoruz!

İnsanın kaçma ve saklanma hakkı vardır. Adı "Papatya-kıran" olan bombalar yapmayı akıl edecek hale gelmişse insanlık, zaman zaman kaçmak gerekir

Çantayı topla. Az şey al, çok az. Hafif olmalıyız. Çünkü şu küçük motosikletlerden birine bineceğiz. Sakın yanına not defteri almayı unutma; yollarda aklımıza gelen tuhaf fikirleri oraya not edeceğiz. Yarın sabah seni kapının önünden alacağım, sakın geç kalma. Bu baharın geleceği yok, biz ona gideceğiz!
Güneye doğru gidiyoruz şimdi, sıkı tut belimi. Baksana, yolda bir kahvaltı edelim mi? Ağaçlı bir yerde duralım, kavaklar olsun, kavakların bitmeyen sesleri. Bir sedir olsun kavakların altında, tahta bir masa. Bir sevimli yaşlı kadın domates getirsin, yeşil biber, beyaz ekmek, sıcak... Komik komik konuşsun kadın, biz üşüyelim bir yandan, bir yandan gülelim, ellerimiz dizlerimizin arasında. Çayın buharı burnumuzu gıdıklasın, avcumuzun içiyle silelim nemi, sonra buna da gülelim. Yerli yersiz gülerek ve çok yiyerek şişelim. Farkında olmadan sedire devrilelim. Öyle bir yarım saat kestirelim. Uyurken konuşurum ben saçma sapan:
"Kitlesel domatesler ve yuvarlanan mandalinler!"
Gülünç uykularım var benim. Senin?

Yarın olmaz, şimdi!
Neyse işte bu uyku temizler ikimizi de şehirden, bildiklerimizden ve karanlık fikirlerimizden. Herkes biraz çocuk olur ilk uyandığında ve bu yollar tam çocuklara göre... Sonra yüksek sesle konuşmaya başlayınca kavaklar, uyanıp yeniden dizilelim yola. Şu komik şarkılardan söyleyelim manyak gibi bağıra bağıra:
"Çilli-i çilli! Yarın olmaz şimdi! / Şimdi-i şimdi!"
Sözlerini unuttukça şarkı değiştirelim:
"... kovaladıkça kaçan ateş böceğim misin?"
Rüzgarı ağzımıza doldurmaca, saçı yele bırakmaca, "Şu anda aklından ne geçiyor?" oynamaca... Öyle bir zaman yol alalım. Bak, tam burada durup ağaçlara sarılalım biraz. Gövdenin uğultusunu dinleyelim. Yolda her şey ses verir, biz de bu seslere kulak verelim. Yükseklere varınca, cılız kar birikintilerinin üzerinde birer yudum cep kanyağı içelim. Biraz koşalım manasızca, boğazımız oksijenden yansın. "Oh be! Ne temiz hava!" diyelim, bir sigara yakalım hemen, kendimize gülelim.

Ayaklar altında sürünüyorum!
Karnımız yine acıksın, tombiş köfteler yapan bir kamyoncu lokantası bulalım. Kamyoncular bize baksın, biraz çekinelim. Sonra nasılsa bir muhabbet başlasın, yoldan bahsedelim. Biri bizi çok sevsin, öylesine sevsin, "tertemiz hisleriyle". O bize bir tane eski Gülden Karaböcek kaseti versin. Yine yollara düşelim. "Ayaklar altında sürünüyorum" şarkısının başını hatırlayamayalım, çok uzakta bir şeylere, adını bile unuttuğumuz şeylere üzülelim. Güneş batsın bu yüzden. Yüzümüz kavuniçi olunca ne güzel olduğumuzu düşünelim, iyi ki yola çıktığımızı düşünelim, kendimizi küçük ve şahane bir filmin kahramanları gibi hissedelim.
Sonra duralım artık. Yorulduk. Bir yol otelinde konaklayalım. Tuhaf, naylon terlikleri olur oraların. Lüks otellere özenen küçük sabunları, gri havluları ve gelene işkence olsun diye uçları yatak kenarlarına iyice sıkıştırılmış eski battaniyeleri. Lobide birileri hep haberleri seyreder, sigara dumanı olur her yer. Bilinmez iki serseri olarak biz de biraz haberlere bakalım, şekeri iyilik olsun diye çok konulmuş Türk kahvesi içelim. Tuhaf baksınlar bize lobide, odanın kapısını iki kere kilitleyelim.

Ben artık parkta yatıyorum!
Sabah olunca, otel sabunlarından keçe gibi olmuş saçlarımızla yola düşelim. Yüzümüzü gözümüzü umursamayalım ama yol çok uzadı, artık bir yere varalım.
İşlemeli yatak örtüleri olan bir yer olsun burası, dalganın sesi duyulsun odadan. Vakitlerden de, dur bakayım... İkindi olsun! Limonlu çaylar versinler bize, balkon demirlerine ayaklarımızı uzatıp soğuta soğuta içelim. Sonra hop diye gece olsun. Ben daha adamakıllı görmedim bir yıldız kayışını, bu gece bir yıldız kayana kadar oturalım iskelede. Bir gemici feneri alalım yanımıza. Ayaklarımızı suya uzatalım. Kamyoncudan aldığımız Gülden Karaböcek kasetini küçük bir teypte döndüre döndüre çalalım. Rakı içelim, gülüşelim. Tanju Okan’ın bir şarkısı vardı hani. Nasıldı o? Hani "Ben artık parkta yatıyorum!" diyordu. Başını hatırlasana onun! Onu söylemeden uyumayalım.
Biz biraz burada duralım. Tamam mı? Duralım. n

ecetem@hotmail.com


Kaynak: http://www.milliyet.com.tr/2003/04/06/yazar/temelkuran.html
 
posted by bokumda boncuk var at 4:30 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Yılbaşında nereye çıkıyorsunuz şekerim?
31 Aralık gecesi saatler 23:59 u gösterdiğinde geri saymaya başlanacak her sene adet olduğu üzere. Neyi sayıyorsak? Yıl içinde verdiğimiz kayıpları mı, yaşadığımız acıları mı?
Her neyse, 3 ve daha üstü sayıda insanın bulunduğu ortamlarda "oonnnn dokuuzzzz sekiizzzz" diye gidecek bu sayma hadisesi bir süre. Sonra 2006 olacak tarih. Olacak da ne olacak? 10 saniye öncesinden farkı nedir ki bunun şimdi? Herkes mutlu neşeli birbirini öpecek, bakacaksınız ki herkes öyle mutlu öyle neşeli ki, "kesin iyi bir şey lan bu 2006, ben farketmedim, çaktırmıyım bari" diyip siz de neşeli, mutlu, şen, şakrak görünmeye kasacaksınız. Kasın bakalım.

Bundan bir kaç on gün öncesinde ise o soru gelecek:
- Yılbaşında nereye çıkıyorsunuz şekerim?

"Sana ne ?" de güzel bir cevaptır aslında.

Yılbaşında bir yerlere çıkmak gibi bir mecburiyet dayatılmaya çalışılır nedense.
İçki içmek ve geç yatmak zorundasınızdır.
Eğer evdeyseniz ("aaa, ne kadar ayıp, koca adam hala ailesiyle" diye geçirir bu noktada karşıdaki kişi) televizyondaki yoz yayınları izlemeye programlanmışsınızdır.

... ama değişen hiç'tir yılbaşı gecesinde.
Noel baba gelmez hiç.
Eskiden dansözler gelirmiş TRT ekranına, o bir sevinçmiş mesela. Şimdi 12 yaşında porno sitelerle tanışıyor çocuklar. Dansöz ne ki onlara ?
Ailecek toplanılıp oyunlar oynanırmış, sadece yılbaşında değil ama, toplanırlarmış aile bireyleri arada bir, tombala oynarlarmış. Şimdi bilgisayarın karşısında geçmekte çocukların yılbaşları.
Biraz arkası kalın olanlar da "dışarda"lar yine, "parayı veren düdüğü çalar" tabii ki, Hoca Nasreddin boş konuşmaz ki.

Yılbaşı neye yarar ki gerçekten?
Alkol tüketilir bolca. Trafik cezalarına zam gelir aynı gece. Sabah da dolmuşlardaki zammı farkedersin, alkollü kafayla uğraşamam dersin, alışırsın sonra. Marketler bakkallar yılbaşı sepetleri hazırlar, yılbaşı alışverişleri yapar anne-babalar, bir kaç girişimci işletmeci noel baba kılığında bir kaç animatör tutar, öyle amerikanvari bir de tutum vardır yeni yeni. Kestaneli Hindi yenir, niye ki? 100 yıldır kestaneli hindi yermiş atalarımız, ondan mı? Yok ya, saçmalayan ben değilim. Herkes.

- Yılbaşında nereye çıkıyorsun şekerim?
- Ben burdayım, sen çam ağacına çık şekerim, (laylaylay-doldurunuz-) , git topla kozalakları.
 
posted by bokumda boncuk var at 3:55 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Yılbaşında kim gider, kim kalır?
Yılbaşı yaklaşıyor.

Arka sayfada yarı çıplak manken resimli gazeteler, 1 milyona satılan, kapaktan porno, erotik ya da seks manşetlerinden birinin standart olduğu dergiler, bir kısım medya daha, bir kaç da yerel televizyon yıllardır yaptıkları gibi anlatacaklar yeni yılın gelişini.

Elinde bastonu ile karenin dışına çıkmaya çalışan ihtiyar bir dede, bir dünya ve bu yaşlı adamın eteğinden çekiştiren minik bir bebek. Bu çizimlerdeki insanların büyüme hızları beni pek bir şaşırtır. 1 yıl önce el kadar olan bebeğin bir yıl sonra saçı sakalı karışır, geldiği gibi gider dünyadan. e madem saltanatın bir yıl sürecekti, gelirken o afran tafran neydi, neyi kutladık biz? Ne oldum dememeli tabii hiç bir zaman. O eteğinden çekiştirdiğin yaşlı adam oluverirsin bir yılda.

2007ye gelince hatırlatırım o şebeklik yaptığın günü.

Hayır, bir de madem bu çocuk büyüyor yıl içinde, neden o resimlerini göremiyoruz biz bunların? Mesela Ocak, Şubat aylarında yeni yeni büyüyüp serpilse, Nisan ortasına doğru ergenlik olsa, Ekim'de emekli olup bir sahil kasabasına yerleşse, Aralık'ta gitse o en yaşlı haliyle, anlıycam o zaman bir nebze, ama yok mu kardeşim bu çocuğun gelişme safhası?

Basın, lafım sana; animasyon yapıcam, yeni yılın gelişini sevimli bir şekilde anlatıcam derken düştüğün çelişkiye bak, kendin de farkedeceksin. basın, bunu da yazın!
 
posted by bokumda boncuk var at 3:15 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Pazartesi, Aralık 12, 2005
japon yapmış...
Gerçekten japonlar yapmış, USB çılgınlığında son nokta gibi geldi bana, USB ayak ısıtıcısı. oldukça başarılı bir fikir.

http://www.thanko.jp/usbslippers/index.html
 
posted by bokumda boncuk var at 11:32 ÖS | Permalink | 0 comments
Cuma, Aralık 09, 2005
bitse de gitsek!
22 yıl kadar önce başladım.
Ben istemedim aslında. başlamam sağlandı biyolojik ve anatomik bir dizi olay sonunda.
"niye ben de başkası değil?" sorusunu sormak gerekiyordu, cevabı yoktu ama, bir çok sorunun da sahip olmadığı gibi.
Sorular bitmedi, sorunlar başladı, Sorulara karıştılar, soruları sonra geri dönmek üzere geçip zaman kaybetmeden sorunlara dönmek de pek işe yaramadı. Oysa dersanelerde test tekniğini böyle öğretmişlerdi, kısa zamanda başarı için bilmediklerinin üzerinde fazla durmadan geçmek gerekiyordu. Gerekmiyormuş. Sormak ve sorgulamak şartmış, hayat öğretti.
Yarış atıydık ya hepimiz, sınavlarımız iyi geçmeliydi ya, herkesin oğlu sınıf birincisiydi bir de, anne-babamızınki neden olmasındı? "Senin onlardan ne eksiğin var" ile başlayan cümleler vardı hayatımıza müdahale eden, "sokakta oynama, eve gel ders çalış" diyordu bir dış ses. Üniversiteye kadar öyle çok duyduk ki bunları, o kadar alıştık ki yarışmaya, artık yarışmadığımızı bilsek veya kabul etmek istemesek bile yarışıyorduk. "İç ses"leşti o "ders çalışşş", yankılandı, körvün üzerinde alıp kalmak zorunda olanlardan olmamalıydık.
Kendimizi nasıl "pazarlayacağımız" öğretiliyor üniversite denilen yerde, "bilerek ve isteyerek, mecburen" öğreniyoruz.
Diplomayı elimize alınca bir bok sanıyoruz. (Belki de bir boktur, bilmiyorum) Si-Vi yazıp gidiyoruz, patronları geziyoruz bir bir. Evlenip çoluk çocuğa karışıyoruz, bir sürü soru ve sorun artarak devam ediyor bu arada. Yaşlanıyoruz, elimizde bir şeyler varsa, bir vasiyet bırakıyoruz arkamızda, büyük çocuğa yazlığı, küçüğüne arsayı, ortancaya da banka hesaplarını, geri kalanlarını da hanıma diyoruz ve çekip gidiyoruz arkamıza bakmadan. Yanımıza tek bir çöp bile almıyoruz, ya gidip gübre oluyoruz bir çiçeğe, ya da başka bir şey, "son" yazısını görmeden önce filmin nasıl biteceğini bilmiyoruz.

Merak ediyoruz hayat boyunca. (ve ne gelirse başa, meraktan geliyor) Oysa ki, dünya öküzün boynuzunda gül gibi dururken galileo galilei diye bir meraklı bir sürü gözlem falan yapıp onun küreye benzediğini söylemiş, haketmiş asılmayı, sonra da çıkıp yok canım ben öyle mi dedim deyip kıvırmış uyanık.

Soralım bakalım şimdi neden burada olduğumuzu, neden bunları yaptığımızı, yazdığımızı... Sonra da ben öyle demek istemedim deyip kaçarız, biri ceza verirse bize.

Tüketiyoruz. Çok hızlı tüketiyoruz herşeyi. Üretmeden sürekli olarak tüketiyoruz. Her gün 3 yeni popçu çıkıyor, her gün plastik bardaklarımızı çöpe, egsoz gazlarımızı havaya bırakıyoruz, tamir etmek, eski kullanılabilir olanı kullanmak yerine, yenilemek daha ucuz ve daha pratik geliyor herşeyi. En kötüsü arkadaşları, arkadaşlığı tüketiyoruz, sevgiyi, sevgilileri tüketiyoruz. "Aşkım" dediğimizin arkasından 3 gün geçmeden başka birine aynı sözcükle hitap ediyoruz, 3-5 gün sonra "sen değilsin artık aşkım" deyip sıradakine geçiyoruz. Sevgimizi tüketiyoruz. Tükenen aslında biziz, tükenen aslında hayat.
Herşeyden çok çabuk sıkılıyoruz. "Bitse de gitsek" diyoruz herşey için, çünkü çokca yapılacak şey var ve herşeyin tadına bakmalıyız, sistemin çocukları olarak. Hızlıyız, durduğumuz yerde duramıyoruz. Bütün bir günü "okumaya" ya da "düşünmeye" ya da "bir arkadaşla dertleşmeye" ayıramayacak kadar "dolu" yaşıyoruz, fakat aslında "boş"uz. Yaptıklarımızın çoğu altı doldurulmayan, yapmak için yapılanlar.

Neden devam ediyoruz ki sorusunun tam da bir cevabı yok aslında. Amaçsızız. "Yine sabah olmuş be, bugün de yaşayalım bakalım, yarın ne olacak acaba" merakıyla devam ediyoruz bir kısmımız nefes alış-verişlere.
Hayatı sevmek ve ona devam etmek için binlerce sebep olabilir, ama devam etmemek için de öyle.

Herşeyi tükettiğimiz gibi, sorulardan sorunlardan rahatsız olsak da cevap aramaktan korktuğumuz ya da bıktığımız gibi, arkadaşlarımızın birer rakip gibi hissettirilip uzaklaştırılmaya, öteleştirilmeye çalışılması gibi, doğrularımızdan kaçmaya çalışıp herkes gibi olmaya, başkalarının herkes gibi olmayan doğrularına ise asla güvenmediğimiz gibi, herşeyin yozlaştığı gibi, her şeyden çarçabuk bıktığımız gibi, hayatı da tüketiyoruz hızla...

Şu boktan hayat artık bitse de gitsek...
 
posted by bokumda boncuk var at 3:58 ÖÖ | Permalink | 1 comments
Çarşamba, Aralık 07, 2005
Metro'da elini yanındakinin omzuna atan insan
garip rahatlığıyla dikkat çeken bir çok hücrelidir.

ön bilgi: ankara metrosunda koltuklar yanyana ve gidiş yönüne dik dizilmiştir. yani insanlar tek sıra halinde yan yana oturmaktadır. sırtlar cama dönüktür. koltuklar birleşiktir.

metroya binilir, tercihen etrafı en az insanla çevrili koltuğa oturulur. en az insanla çevrili yere oturulur ki, elinizdeki ders notlarınızı, gazetenizi, kitabınızı başka insanlar kafalarını kuğu gibi uzatarak dikizlemesin, siz de röntgenlenmemenin rahatlığıyla çalışın dersinize, okuyun gazetenizi.

neyse, birazdan başlığa konu olan çok hücreli gelir. yanınızın yanı doludur, fakat bir dolu da boş yer vardır ayrıca. kahramanımız (evet, çok hücreli) yer yokmuş gibi sizin ile diğer yolcunun arasındaki tek koltuğa oturur.

biraz kaykılır, sizi ve diğer yolcuya ön rahatsızlığı ve bu yolculuk size haram olacak mesajını verir peşin peşin.

öksürür, boğulacak gibi öksürür. sanki bir daha hiç öksüremeyekmiş gibi çok öksürür. öksürür ki, son bir gayretle bir kaç saat sonra sınavınız olan derse çalışamayın. yüzüne ters ters bakarsınız, belki anlar diye. anlamaz.

götü küçük ya da büyük olsun farketmez, yanındaki insana ayrılan alana her koşulda taşabilir. çok küçükse bir sağdakini bir soldakini rahatsız etmekten geri durmaz. eşitliği bozmaz.

metro düdüğünü çalar. trene inen merdivenin son basamaklarındaki insanlar da koşarak kapıyı biraz zorlayarak da olsa kendilerini içeri atarlar.

çok hücreli olduğunu sandığımız ama emin olamadığımız kahramanımız, kendisinden gelen ter kokusuna aldırmadan, rahatlığının ve öküzlüğünün bir göstergesi olarak kollarını bir kartal gibi açarak iki yanındaki insanların omuzlarına doğru atar. hatta bazen bu hareket öyle abartılı yapılır ki, bazen sadece yanındakine değil, yanındakinin yanındakininin omuzuan bile uzanabilir.

"beyefendi o kolunuzu çabuk oradan çeker misiniz!" dersiniz sinirle, "birader sen de ne rahatsız adammışsın" tepkisi verir, çok hücreli öküzümüz. daha sonra diğer rahatsız olan yolcularla beraber bir güzel "nasıl insan olunur?" dersi verip, yine anlamaz, "sus lan mına koyim bi el kol attık diye tövbe töve adamın başını belaya sokma amuğa koduum" gibi anlamsız cümleler kurmaya devam ederse bir güzel sopalanır. ders olur. herşey güzel olur. hayat bayram olur.
 
posted by bokumda boncuk var at 7:30 ÖS | Permalink | 1 comments
Pazartesi, Aralık 05, 2005
ziyaretçi defteri
ahanda burada
 
posted by bokumda boncuk var at 5:51 ÖS | Permalink | 0 comments
Cumartesi, Aralık 03, 2005
Cem Yılmaz'lı Doritos Reklamı Gerçek oldu !
Reklam filmi gerçek oldu

Turaç TOP/İZMİR, (DHA)

Cem Yılmaz'ın televizyonlarda yayınlanan, sahte cips yapan ‘Doktor’ lakaplı karakteri canlandırdığı reklam filmi, İzmir'de gerçek oldu. Gaziemir İlçesi'ndeki bir apartman dairesine yapılan operasyonda, üretim izni olmadan kaçak yollarla üretildiği belirlenen kilolarca mısır cipsi ve hammadde olarak kullanılan mısır irmiği ele geçirildi.
Bir ihbarı değerlendiren Tarım İl Müdürlüğü ekipleri, Gaziemir Belediyesi zabıta ekipleriyle birlikte Hasan Güven Caddesi 82 numaradaki Sivrioğlu Apartmanı'nın 4'üncü katındaki daireye baskın düzenledi. Yapılan operasyonda, dairenin imalathane olarak kullanıldığı, üretim izni olmadan yapılan mısır cipslerinin piyasaya sürüldüğü tespit edildi. İncelemede, S.S.'nin kullandığı tespit edilen imalathanede, 1350 ambalajlanmış halde ‘Cipsco’ markalı mısır cipsi, hammadde olarak kullanılan 400 kilo mısır irmiği, 15'er kiloluk 7 çuval içerisinde mısır cipsi, paketleme ve taşıma ünitesi ele geçirildi. Kaçak imalathanedeki olumsuz hijyenik koşullar ekipleri şaşkına çevirirken, işyeri kapatma ve 1200 YTL idari para cezası uygulandı. Hakkında ‘halk sağlığını tehdit’ suçundan savcılığa suç duyurusunda bulunulan S.S., deneme amacıyla üretim yaptığını ancak piyasaya sürmediğini ileri sürdü.

‘EĞİTİM ŞART’

Ekiplerin yaptığı operasyon, ünlü şovmen Cem Yılmaz'ın televizyonlarda yayınlanan cips markasının sahtesini yapan ‘Doktor’ lakaplı uyanık bir karakteri canlandırdığı reklam filmini akıllara getirdi. Tarım İl Müdürlüğü yetkilisi Orhan Tünaydın, imalathanenin hiçbir yasal işlemi yerine getirmeden üretimde bulunduğunu, kaçak yollarla yapılan üretim nedeniyle halkın, özellikle çocukların sağlığıyla oynandığını, hukuki işlemlerin başlatıldığını belirtti. Tünaydın, vatandaşların, ambalajların üzerindeki üretim izinlerine muhakkak bakmaları yönünde uyarıda bulunurken, kaçak olanların bu şekilde ayırtedilebileceğini vurguladı. Bu arada basın mensuplarının, operasyonun reklam filmini andırdığını belirtmesi üzerine Tünaydın, Cem Yılmaz'ın reklamın sonundaki ‘Eğitim Şart’ uyarısını tekrarlayarak vatandaşları dikkatli olmaya çağırdı. Operasyon sonucu kaçak yollarla üretilen mısır cipslerine imha edilmek üzere ekipler tarafından el konuldu.

Doğan Haber Ajansı . Milliyet Internet Sayfası
 
posted by bokumda boncuk var at 1:19 ÖS | Permalink | 0 comments
Cuma, Aralık 02, 2005
Ankara'ya öyle yakışırdı ki kar...

Ankara

Ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
kimse keman çalmaz belki ama
çok keman çalınsın balolarında
diye yapılmış
gri
sisli
binalar...
alnının ortasında
ciddi bir devlet asabiyeti.
çok kötü günlermiş gibi en genç zamanlar,
bu zulüm bu sevda bitmezmiş sevmek
bir halkı sevmekse aşk o zaman sevmekmiş!
(biz bir şeyi delicesine severiz
ama tanrım neyi?)
kahve önü çatlak mozaik
bel kemiğine tehdit
kürsüler üstünde
çok sigara içen
öğrenciler
bir daha asla yaşayamayacağı
aşkları teğet geçerken
hep onu sevmeyenleri severek
hep onu sevenin gözlerinden
kalabalıklara kaçarak
karışarak toplumcu gerçekçi yalnızlıklara,
yüksek rakımlarda çatlamış dudaklarını
bir izmirli güzele dayatmak varken
(hep kardeş olacak değiliz ya,
yaşasın halkların sevgililîğî!)
soyut bir sevdaya
beşik kertilmiş olan
dağda çoban,
şehirde şark çıbanı sayılan,
fırat'ın büyük elleri
ararat'ın kız yelleri
cilo'nun derin nefesleri
hülasa kente hukuk mukuk okun
mümkünse o arada da memleketi kurtarmaya gelmiş
anadolu çocukları,
ankara' ya
öyle yakışırdı ki kar
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar
(belki balkona
kar seyretmeye çıkar diye
sevdiğimiz kızlar
çok dibimiz donmuştur
ve çoğu zaman
bu kar mevzuu
kızlara yeterince ilginç gelmemiştir
hiçbir şey
kapalı bir dükkan kadar
hüzünlü gelmez insana
ankara'da,
yoksa bugün bir hayat
yaşanmayacakmı duygusu çöker bütün bozkıra.
Kimse keman çalmaz belki
Belki bu fiim hiçbir zaman
o kadar fiyakalı olmayacak ama
Hiçbir lahmacunda
o okul yolundaki üçüncü sınıf lokantadakinin
tadını vermeyecek bir daha
Çok daha iyilerini yedim sonra
bizzat Urfa'da hatta
Ama hiçbirinde
o kadar aç oturrnadım sofraya
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar
çok yabancı bir soluk duyulur bazı
bilinmez bir dilin ıslığından
anla ki sıkıldı bizim konsolosluktaki konuklar
öyle deme ankara'yı sevmeyene bir zulümdür
bu kadar insanın neden ankara'yı sevdiğini anlamadan
ankara'da yaşamak
yollarına hep sevdiğimiz insanların
adlarını vermediler ama
biz her duvara
bilvesile onların adını yazarak yaşadık
kül ve betondan mürekkep
yaşadıkça yaşanılası gelen
o tuhaf bozkır kokusunda.
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar.
asfaltlar ışıldar...
bir günden bir sürü gün yapan
mesai saatlerinde hiçbir şey yapan
hiçbir şey alıp hiçbir şey sunan
rakıyı bol sulu içen
dokunmasın için deği!
çabuk bitmesin dîye devletimin tekel rakısı,
hep kağıtlara bakarak,
hep kağıtlardan bakarak
hem neşet ertaş' ı hem bülent ersoy' u
aynı anda sevmeyi başararak,
karısının bayat ekmeklerden yaptığı tatlıyı
çok beğenmeyerek ama
yine de bu tasarrufunu takdir ederek
boynu hep kıdemli bir atkının içinde saklıyken
hep bir şeylere birilerine küsmüş gibi
yürüyen...
memurlar.......
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar..
asfaltlar ışıldar,
buz tutardı resmi yalanlar...
biz,
şimdi kapalı birr kuruyemişçi
dükkanının
-ki bütün plan kar altında
tuzsuz ay çekirdeği çitieyip
yanı sıra bafra içmektir-
kötü ışıklandırılmış vitrininden
umutsuzca içeri bakan,
kimliği gereğinden fazla sorgulanmış,
merhabadan çok çıkar ulan kimliğini denmiş,
-yani sistem kendi verdiği kimliği
zırt pırt geri istemektedir-
doğduğu yer yüzünden
doğuştan kavgacı zannedilen ama
pek çoğu kavgadan nefret eden
kavgacı
esmer
cesur
korkak
çoğu kürt
çoğu türk
çocuklardık...
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar....
ha sonra
belki ahmed arifin aklına
hiçbir şairin aklına gelmeyecek
-çünkü hiçkimse bir daha ankara' yı
O'nun kadar sevemeyecek
-bir şiir islenir:
kar altındadır varoşlar
hasretim,nazlıdır ankara.....
ustam yine sen bilirsin ama
hangi aralıkta bir şair ölmüşse
işte o,en netameli aydır bence.
ankara'ya
öyle yakışırdı ki kar...
asfaltlar ışıldar...
yalanlar...
şimdi ve sonra
ne zaman ankara'ya kar yağsa
elim gönlüm,
çocukluğum buz tutar.

Yılmaz Erdoğan
 
posted by bokumda boncuk var at 10:35 ÖS | Permalink | 0 comments
Perşembe, Aralık 01, 2005
dolmuşcular
aceleniz vardır. otobüs 5 dk.ya kadar gelecektir. ama daha sık geldiği ve gideceğiniz yere daha sizi önce sizi ulaştıracağını düşünerek daha pahalı olmasına ve ego'nun 45 dk.lık aktarma özelliğinden yararlanamamaya rağmen dolmuşu tercih edersiniz. Binip parayı uzatırsınız, sonra para üstü bekleme hadisesi başlar, zira yakın bir yerde ineceksinizdir ama dolmuşcu adeta paraları bankaya faize yatırmış da vadesi dolmamış gibi para üstünü geciktirmekten haz duyar. "2 milyon üstü vardı" dersiniz, duymaz, (duymazdan gelir) bir kez daha tekrarlamak gerekir. "kaptan," (kaptan, sihirli sözcüktür, dolmuşcu kendini o an beyaz denizci elbisesinde görür, sevinir ) "2 milyon üstü vardı" diye tekrarlarsınız. Kaptanın sorusu gecikmez : "kaç kişi?" . "ananın amı" demek istersiniz, zira dolmuş ücretinin 1 milyon 200 bin olduğunu ve çarpım tablosundan bir kaç işlemi bilen her gerizekalı 2 milyondan olsa olsa 1 kişinin ücretinin ödenebileceğini anlayabilir. " 1 " dersiniz. "ha?" der, ısrarla anasının rahmine bir özlem duymaktadır. "bir kişi " diye tekrar edersiniz. para üstünüz maksimum bozukluğuyla size ulaşır. Dolmuşcu bozuk paralarını cömertçe size vermekten çekinmezken, az sonra binen yolcudan" bozuk para yok muydu bilader? " diyerek bozuk para talep etmekten de geri kalmaz. Dolmuş sağ şeritten gitmektedir, sağa yanaşır, camdan dışarı bakarken beklediğiniz otobüsün solunuzdan geçtiğini farkedersiniz, otobüs gecikmesine ve eski modeline rağmen dolmuşa yetişmiştir. Camdan dışarı bakarak otobüsün hızını tahmin etmeye çalışırsınız, çok fazla değildir. peki, o halde ? Dolmuşcu da denilen organizma, bir kaç yolcu daha alabilmek uğruna saatte 10 km hızla ilerlemektedir, "dolmuştan inip yürüsem daha hızlı gider miyim acaba?" diye kendinize sorarsınız. cevap "evet" ise geç kalmanıza neden olan dolmuşculara lanet edip koşup bilgisayarın başına geçer, bloga birşeyler yazarsınız.

not: zıttırık şoför derneklerinden gelen "bütün dolmuşcular aynı değil, hede hödö, ıvır zıvır" tadındaki düzeltmeler bu sayfada yer bulamaz.
mekanım dar geldi.
 
posted by bokumda boncuk var at 4:23 ÖS | Permalink | 15 comments
tık tık tık...
sınavda kağıdın sağ üst köşesine yazmam gereken adımı önce sol üst köşeye yazıp sonra da kafamda adımı çift tıklayarak seçip kağıt üzerinde hayali "align right" tuşuna basma girişimim başarısız oldu.
kağıtta "tık" yok, işaretleme var, "seçme" yok, belirleme var, "del" yok silgi var, "print" yok kalem var...
 
posted by bokumda boncuk var at 4:21 ÖS | Permalink | 0 comments
eXTReMe Tracker