Cuma, Ocak 27, 2006
olimpiyat havasında sıçmak...
dikkat: yazının çeşitli cümleleri mide bulandırabilir.


can sıkıntısının yaratıcılık ve saçmalamak üzerindeki etkilerindendir.

günlük boşaltım ihtiyacınızı (bkz: sıçmak) karşılamak üzere tuvalete gider, zor durumda kalmamak için klozet olarak tabir edilen (bkz: klozet) çağın icadının (bkz: icat) üzerinde yerinizi almadan önce tuvalet kağıdı ve etraftaki okunabilir materyal stoklarını (şampuan kutusu, makyaj malzemeleri, çamaşır suyu şişesi, diş macunu, mümkünse dergi-kitap-ansiklopedi...) kontrol edersiniz.

Şartların uygun olduğuna kanaat ettikten sonra barsaklarınızdaki kahverengi fazlalıkları kubur olarak da bilinen klozetin deliğiyle birleştirmek üzere ıkınma (bkz: ıkınmak) faaliyetlerine girişirsiniz. İlk ıkınma ve sağlıklı insanda kahverengi olarak bulunan o pis kokulu maddeleri dışarı atma kısmı biraz zorlayabilir, fakat daha sonraki denemelerde bu zorluk azalacaktır.

İlk düşen bok parçasıyla beraber, yakılan bir sigarayı, kafanızda bir meşalenin üzerindeki bir parça ateş olarak düşünürsünüz. alkış sesleri uzaktan kulağınıza gelmeye başlamıştır. sahne sizin, hatta klozetin içine doğru giden arka parçanızındır (bkz: göt).

Klozetin içi mavi karolarla mı döşenmiştir? döşenmediyse bile ya öyle olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeye yetecek hayal gücünüz vardır. sonra ıkınma gelir tekrar. gerilip, o esneyen tramplene doğru yaklaştığınızı düşünürsünüz. herkesin gözü ondadır. (bkz: göt) İstavroz çıkarırsınız (adettendir, öyle görürsünüz), seyircilere o sert bakıştan atarsınız tekrar ve bu sefer daha şiddetli bir kasılma ve bırakma ile barsaklarınızdan çıkan bok parçalarını klozete bırakırsınız yavaşça.

sonra bir sürü ülkenin isimlerinin olduğu bir tablo tasavvur edersiniz. Puanlar tek tek düşmektedir. son derece temiz bir atlayış (bkz: sıçış) yapılmış, puanlar 9.0, 9.0 , 9.5 , 10.0, 9.5, 10 gelmiştir.

sonra aynı işlemler tekrarlanır. son parçalara (bkz: bok) doğru ıkınmalar deneyimsizleşir. Etrafa sıçratan atlayışlar yapılır. 5.0, 6.5, 4.0, 5.0, 4.5 gelen puanlara sinir olursunuz. en son olarak yunanistandan 2.0 puan gelir. bu gavurlar bizi sevmiyorlar ondan yapıyorlar dersiniz.
atlayışı yapanlara da "sıçtığım bok" diye söylenirsiniz.

havluları alıp (bkz: tuvalet kağıdı) temizlik yaparsınız.

son olarak olimpiyat yıldızlarınızın (bkz: bok) üzerine sifonu çekersiniz.

ve işte... (bkz: bir yıldız daha kaydı)
 
posted by bokumda boncuk var at 11:25 ÖS | Permalink | 1 comments
Çarşamba, Ocak 18, 2006
istanbul ne lan?
istanbul yoldur, denizdir, kargaşadır, karmaşadır, sabah 5de başlayan trafiktir, aynı saatlerde evlerine dönen ayyaşların adım adım yol tarifidir, gecedir, gündüzdür, bok atmaktır, ulaşmaktır, ulaşamamaktır, kaybolmaktır, farklı yerlere çıkan aynı yollardır, kozmopolittir, çok insandır, kültürdür, mozaiktir, planlamak zorunda olmaktır, planlamadan yapmaktır, bir damladır, okyanustur, farklıdır, aynıdır, özentidir, özgündür, sevmektir, sevilmektir, nefret etmektir, bırakıp gitmek zorunda kalmaktır, züğürt tesellilerine sığınıp bırakmaktır, gülümsemektir, gülmektir, gülen gözlerdir, uyanılan sabahtır, kokudur, istanbul kokusudur...
 
posted by bokumda boncuk var at 4:14 ÖS | Permalink | 0 comments
Salı, Ocak 03, 2006
insan bi arar sorar di mi?
sevgili blog okuyucularım,

biliyorum, bir çoğunuz düzenli olarak girip okuyorsunuz bu sayfayı, ne saçmalamış bizim deli oğlan diye.


söylemesi ayıp dönemin son finaline 6 buçuk saat kaldı girmeme. yani 6 saat 45 dakika sonra bu dönemki ders yükümü atmış oluyorum, bolca vaktim oluyor.

bi günden bi güne de demediniz ki, o kadar yazını okuduk, kah güldük kah ağladık, zırladık, seni güzel bir yere götürelim, sana bir yemek ısmarlayalım diye...

neyse ben bişey demiyorum size.

açık telefonum ;)

bi de balık da olsun menüde.

sevgiler.

(al o telefonu eline, çabuk)
 
posted by bokumda boncuk var at 3:05 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Pazartesi, Ocak 02, 2006
Bitmez ki, bitmeyecek ki...
uzunca bir süredir tanışıyorsunuzdur. Nasıl başlamıştır arkadaşlığınız, nasıl dostluğa evrilmiştir, bilmezsiniz. Kimseye anlatmadığını ona söyler, kimseden beklemeklerini ondan beklersin. Konuşurken, biri diğerini yakaladığında kaçırdığınız küçük masum bakışlarınız, onunla değilken de kafanda olan bir o vardır. Belki inattır, belki aymazlık, ya da korkaklık... tam uzanıp öpücük konduracakken dudaklarına, korkarsın kaçmasından, geri çekilirsin, o da öyle yapar belki, bilmiyorum.
Kimseye diyemediğini ona dersin demiştik ya, bir gün farkedersin, ona bir şey söylemek gerektiğini, belki onun da bildiği, belki onun da söylemek istediği, ama diyemediği bir şeyi. dilinizin ucuna kadar gelip tıkanan sözcükler artık özgürlüğe kavuşsun istersiniz. Bir gün, "bugün sana söyleyeceğim önemli şeyler var" diye başlarsın söze, sanki bekliyordur o da bunları duymayı, ama heyecanlanır yine de, dinler, aynı şeyleri söylersiniz sonra birbirinize, söylemediğiniz, söyleyemediğiniz aynı şeyleri, sarılırsınız... "sevgilim"ler, "aşkım"lar çınlar bir süre sonra kulaklarda.

"Aşk bu, geliyorum demeden geliyor, gitmiyor. Unutmak öğrenmekten daha çok zaman alıyor." (mete özgencil) gelip çakılır sonra kulaklarınıza, "bitmez ki, bitmeyecek ki..." diye avutmaya çalışırsınız kendinizi, dünyanın eeeen büyük aşkı sizinkidir ya hani, bitmeyecektir ya hani... hani?

Bir gün "ya biterse?"diyen hain sorular karıncalanmaya başlar beyninde. "ya biterse?"dir, o zaman ne olacaktır o çoook zor bulup bir daha bırakmak istemediğin o arkadaşın, o dostun, dostluğunuz? düşünmek bile istemezsin, o tanır seni, senin kadar olmasa da, herkesten daha iyi tanır işte. bilir neyi istemediğini.

Bir gün, belki de en çok sevdiğiniz gün onu, elin telefona gider, "konuşmamız lazım" dersiniz, "buluşalım mı?" "Ben de seni arayacaktım" der. Oturursunuz, Her şeyini bilen o'na, ve onun herşeyini bilen sana çok da fazla birşey gerekmez belki. Elleriniz kavuşur istemeden, saatlerce bakarsınız birbirinizin gözlerine. Hiç konuşmadan, çıt çıkarmadan. Susuşursunuz. Birden neden o gün orada olduğunuzu anımsarsın, bakışların değişir, farkeder o da. "biliyorum ne söyleyeceğini" der, "benim de aklımdaydı aynı şey" Son kez dersiniz o halde, bakarsınız o masum küçük gözlere. Sarılırsınız yine... Boğacakmış gibi birbirinizi.

"Dostum" dersiniz, "dostum" der... Gülümsersiniz.

Gidersiniz, gözleriniz bakamaz yine birbirlerine, ama bazen kaçamak bakışlarınız sürer gider, gözlerini kaçırmaması için farkettiğinizi belli etmezsiniz, o da etmez...


...
Kalır adımızla
Bir sokak duvarında
Bir ağaç kabuğunda
Bir takvim kenarında
Kalır bir çiçekte
Bir defter arasında
... aşk hiç biter mi



"bitmez ki, bitmeyecek ki..." avutursun, avunursun...
 
posted by bokumda boncuk var at 7:56 ÖS | Permalink | 0 comments
sürünün neresindeyiz?
Herkes "yaşıyor".

Kimi gününü son model arabasında kızlarla gezerek, geceleri barlarda, sabahları yatakta noktalıyor; kimi ekmek peşinde saatlerce ter döküyor, kazandığını harcıyor; kimi aşk-devrim diyor, zora gelince aşkını yaşıyor, devrimini bırakıyor kenara; kimi işkence tezgahlarından geçiyor, umursamıyor; kimi gün geçsin de yenisi gelsin bakalım diyor, kimi ise sadece nefes alıyor, sadece yaşıyor. Ama herkes "yaşıyor".

Yaşarken neredeyiz acaba diğerlerinin içinde?

En iyi gözlemleyebildiklerim çevremdekiler, tanıyıp tanımamam önemli değil, bir şekilde aynı yaşam alanında var olduğumuz insanlar; okuldaki binlerce, semtimdeki yüzlerce insan, her gün aynı otobüse bindiklerim, her gün alışveriş yaptığım marketin kasasındaki genç kadın, geceleri garip bir telaş içinde çöplerimizi kapının önünden alıp giden çöp arabasının içindekiler, hayattakiler, yaşayanlar, yaşıyoruz.

kocaman bir komüniteyiz, etkileşimlerimiz sınırlı olsa da, bir sürünün içinde devam ediyoruz yaşamaya, birçok farklı türün yer aldığı bir sürü bu. çok çeşit, çok renk demek, renkler siyah ve beyazlaştırılmaya çalışılsa da, korumak isteyenler de var yine.

Neresindeyiz bu sürünün? En bol renkliler en dışardalar, sürünün güzelliğini dosta düşmana göstermek ister gibi, aşk kırmızısı, fıstık yeşili, hardal sarısı, alacalısı, kilim desenlisi, alternatifi, pastel boyalısı, fosforlusu... Sürünün dışında durmayı seviyorlar bu saydıklarım, aralarda kaybolmaktan, siyah ve beyaz olmaktan korktukları için en dış halkalarında yer alıyorlar sürüdeki diğer türlerin.

Bir de siyah ve beyazlar var. Keskin çizgileri olanlar, at gözlüğüyle dolaşanlar, düşünmeden kabul edenler, sormayanlar, sorgulamayanlar. Bunlar da sürüde yaşıyorlar. Nefes de alıyorlar, pahalı arabalarda da geziyorlar, sürünün ise tam ortasına, mümkün olduğu kadar ortasına kaçıp orada kalmak istiyorlar onlar, ki kurt saldırdığında önce dıştakiler, renkli olanlar, dikkat çekenler, sivri olanlar parçalansın, biz kurtulalım diyorlar. ne mücadelede, ne düşünmede varlar, otluyorlar, ortadalar ya onlar, en güvendeler belki de onun için.

ama onlar ortada, diğerleri dışarda, diğerleri, renkli olanlar, fosforlular, morlar, allar, turuncular , gökkuşağının tüm renklerine sahip olanlar görebiliyorlar etraflarında olan bitenleri, merak ediyorlar, soruyorlar, öğreniyorlar, konuşuyorlar, dinliyorlar, iletişiyorlar... Onlar ki sürünün tüm renkleri çünkü, fakat onlar dışarda, fakat onlar korunaksız, fakat onlar saldırıya açık... kurt geldiğinde önce onlara saldırıyor, önce onlar can veriyorlar, onların kanları sel oluyor önce.

siyah ve beyazlar da meee, meeee diye devam ediyorlar, hep siyah ve beyaz kalmak isteyerek.

Sürünün ortasından çıkmanın zamanıdır, ey siyah, ey beyaz. Ne dersin?
 
posted by bokumda boncuk var at 3:15 ÖÖ | Permalink | 0 comments
Pazar, Ocak 01, 2006
bizim çocuğumuz olsana
bir anne baba kendini bilmezliği, komik olayım derken ne yaptığını bilmeme, görmeme durumudur.

Çocuk evin neşesidir'i ters anlayıp, çocuğu şaka yapmaya, eğlenmeye nesne olarak seçmektir.


6 yaşındasınızdır. O çok sevdiğiniz, bayramlarda o sarı kağıtlı çikolatalardan evlerinde bulunduran ve sizi de çok sevdiği için henüz siz 6 yaşın verdiği densizlikle de olsa talep etmeden, o sarı kağıtlı çikolatalardan veren (sanki çok sevmese vermeyecek, 6 yaşındasınız ama) ailenin evine ailecek bir akşam oturmasına, çay içmesine gidersiniz.
Evin teyzesi ile daha önce annenizle olan konuşmalarında, buluşmalarında, dedikodu seanslarında sıkça karşılaşmış, sevgisini ve ilgisini kazanmışsınızdır. O akşam yine şirinliğiniz üzerinizdedir, bir de 6 yaşında olmuş olmanızın verdiği "ben çocuğum lan daha" aymazlığı, içten hareketlerinize dahil olunca, misafir gidilen evin amcası da sizi pek sever.

Akşamın ilerleyen saatlerinde çayıların içilmesinin ardından zigon sehpaların üzerindeki yerlerini alan meyve tabakları ve birer bıçak, "e hadi artık meyvenizi de verdik, yiyin de gidin" anlamına gelmek zorunda olmasa da, misafirliğin sonunun yaklaştığını delalet eder, paralel olarak yeni sohbetler açılmak, uzun sürecek konular hakkında bir konuşmaya başlamak istenmez. Bu isteksizliğin bir sonucu ya etkisi olarak, anne baba ya da amca ve teyze birbirlerine göz kırparak "nasıl da komiğim bak şimdi" dercesine haberleşir, ardından evin amcası halının üzerinde kendi kendine oynayan çocuğa "biz bu akşam ablanla * beraber düşündük, seni evlat edinmeye karar verdik, annen baban da seni zaten istemiyormuş" der. Bir anlık bir "acaba?" sorusuna kapılan çocuk baba ya da annesine "ne diyo lan bu amca?" dercesine baktığında, tarafından "evden hem bir boğaz eksilmiş olur", "yaramazlık yapmandan bıktık senin", "sana bakamıyoruz" ya da "artık seni sevmiyoruz" türevi cümlelerden biriyle karşılaşır. Artık "acaba?" sorusu geçmiş, "evet ya. annem ve babam beni sevmiyor" a dönüşmüştür çocuğun kafasındakiler.
Çocuğun kafa karışıklığını farkeden evin amcası, "bak hem sana yeni oyuncaklar alırız, istediğin kadar da yiyebilirsin sarı kağıtlı çikolatalardan" diye de bir teşvik haline girer. Bu sözleri söylerken 6 yaşındaki çocuğun gerçekten "evet, ben de anne-babamı sevmiyorum zaten, sizin çocuğunuz olayım" demesini bekler sanırım, o amca 6 yaşındayken anne-babasına ne kadar bağlı olduğunu, onlara nasıl aşık olduğunu hatırlamaz bile. Çocuk kendini iyiden iyiye hansel ve gretel 'deki hansel ya da gretel'den biri zannetmeye başlamıştır. Sevmeyen bir anne-baba, başkasının çocuğu olan 6 yaşındaki yaramaz çocuk, bir sürü oyuncak ve çikolata, hem de sarı kağıtlı olanlardan.

Çocuğun yaşaran gözleri, kuşkulu surat ifadesi anne-baba-amca-teyze dörtlüsünü iyice gaza getirir, biraz daha yüklenilir çocuğa, hatta anne ve teyze pazarlık bile yapabilirler bu arada, "biz bu çocuğa 6 yıldır para döktük o kadar, kaç tane ayakkabı aldık haberin var mı senin?" diyerek, çocuğa nakit karşılığı olan bir bedel de biçilebilir. Biraz daha sürer bu densizlik...

Meyve tabaklarındaki meyveler biter, bıçaklar ortadaki büyük sehpanın üzerindeki büyük tabağa uçları masanın ortasına gelecek şekilde bırakılır. "Hadi biz artık kalkalım" der anne ve baba. Çocuk son kez bakmak ister onlara, 6 yıllık emekleri vardır ne de olsa üzerinde. Sonra yüzünü çevirir, türk filmlerindeki fakir ama gururlu genç gibi.
Densizlikleri bitmeyen muhteşem dörtlü, anne-baba kapıya gidene kadar da devam ettirirler bu saçmalıklarını. Sonra ayakkabılar giyilir, çocuk salonda oturmakta, "ben ne sevilmeyen bir insanmışım" diye küçük küçük damlalarla ağlamakta, sonra da kolunun kenarına silmektedir o yaşları, amca ve teyzenin onu evlat edinmesine neden olan şirinliğini kaybetmemek için.
kapı açılır, anne-baba yüksek sesle "hadi biz gidiyoruz" derler, çocuğa duyurmak istercesine, amca-teyze de "gidin tabi. gelip görebilirsiniz çocuğu istediğiniz zaman" diye devam ederler bu yüksek volümlü konuşmaya.

sonra anne ya da babadan biri içeriye girer. "ah canım, nasıl da oturuyor bak amcası-teyzesi" diye sevimli hale getirmeye çalışır durumu, "hadi hadi gel" der çocuğa, "bu seferlik de bizim çocuğum ol, ama bir daha yaramazlık yapmak yok" .

Çocuk, "tamam, bir daha yaramazlık yapmayacağım, söz" der. giderler.

Çocuk bir daha yaramazlık yapmaz belki, ama kolay kolay da kabullenemez anne-babasının "seni sevmiyoruz artık" demesini ve gülmesini ardından amca-teyzeyle bakışarak. arada bir ona kızdıklarında düşünür, "gerçekten sevmiyorlar mı acaba?" diye.
Aklının köşesinde bir yerlerde kalır, "bir gün başkasının çocuğu olsam, ne değişik olurdu herşey, kim bilir?" der bazen.

o 6 yaşındayken anne-babası daha küçük daha yaramazdır belki de, düşünmez onu nasıl üzeceklerini. Ama o büyür, eşek kadar olur, fakat eşek değilse yapmaz kendi çocuğuna böyle şakalar. yapmaz di mi?
 
posted by bokumda boncuk var at 3:09 ÖS | Permalink | 0 comments
eXTReMe Tracker